26 Aralık 2013 Perşembe

Antalya BŞB Basketbol Takımı; Yok mu bu takıma sahip çıkacak birileri?




Bu sezon Antalya Büyükşehir Belediyesi (BŞB) Basketbol Takımını ilk kez, kendi sahasında oynadığı ligin 2. haftasındaki Darüşşafaka Doğuş maçında izledim. Ve o gün Antalya BŞB'li Basketbolculara “Ligde kendi sahanızdaki ilk maçınızda kime karşı oynamak istemezsiniz?” diye sorsak sanırım alacağımız tek yanıt Darüşşafaka Doğuş olurdu.

Türkiye Basketbol 2. Liginin (TB2L) bence en büyük şampiyon adayı Darüşşafaka Doğuş, mevcut kadrosuyla Beko Basketbol Liginde bile orta sıraları zorlar desem sanırım abartmış olmam. Koçları Orhun Ene’nin kariyerinden söz etmeme gerek yok. Kadrolarında Bekir Yarangüme, Nedim Yücel, Ersin Görkem gibi ciddi Beko Basketbol Ligi tecrübesi olan oyuncuların yanı sıra TB2L için kariyeri biraz fazla iki de yabancı var;  Oyun kurucu Lynn Greer ve power forvet Lawrence Roberts. Her ikisi de NBA tozu yutmuş bu oyunculardan Greer’i Fenerbahçe’den, Roberts’i ise Anadolu Efes’den tanıyoruz zaten.

O gün Antalya BŞB, Darüşşafaka Doğuş’a 63-78 skorla yenilirken, aradaki fark iki takımın oynadığı basketboldan ziyade bütçeleriydi. Darüşşafaka Doğuş’un kariyerleri “havalı” yabancılarına karşı bizde önceden oynadığı takımlar listesinde neredeyse sadece TB2L takımları olan Henry Antwan Dobie ve kişisel fikrim “olmasa da olur” Damien Lamone Kinloch vardı. Türk oyuncularımızı ise izninizle kıyaslamıyorum…

19 Aralık 2013 Perşembe

Vietnam Laos Kamboçya Seyahatnamesi 5



Adı savaşla özdeşleşmiş uzak ülke; Vietnam

Saigon ve Cu Chi Tünelleri



Başkent değil. Ulusal kahramanlarının anıt mezarına ev sahipliği de yapmıyor. Yine de bu kalabalık şehir Ho Amca’nın ismini taşıyor. Savaş bitip Saigon’un 30 Nisan 1975’de düşmesinden yaklaşık bir yıl sonra, galip Kuzeyliler şehrin adını Saigon’dan Ho Chi Minh’e çevirmişler… Eski anti-komünist, ABD yanlısı şehrin Komünizmin simge isimlerinden Ho Chi Minh’in adını taşıması, nasıl desem biraz zorlama olmuş sanki. Bence Ho Amca hayatta olsa, kesin şehrin adının Saigon olarak kalmasını isterdi...
Ho Chi Mihn’deki ilk gecemde Quan 1’deki (1. Bölge, Paris’teki Arondissement’ler gibi) otelimizin civarında Rolex, Louis Vuitton, Bvlgari ve daha pek çok lüks mağazayı gördüğümde farketmiştim şehrin ismiyle kendisi arasındaki çelişkiyi…

İzninizle bu yazıda Ho Chi Minh yerine Saigon ismini kullanacağım. Neden derseniz hem az önce sözünü ettiğim “çelişki” den, hem de her seferinde Ho Chi Minh yazmak gerçekten çok sıkıcı; 
"Shift-H-o-space bar-shift-C-h-i-space bar-shift-M-i-n-h, yoksa –h-n miydi?"



O Aralık sabahı erkenden çok sevdiğim Hoi An’dan önce yeniden Da Nang’a; havalimanına, oradan da Saigon’a geçtik. Da Nang, Saigon arası yaklaşık 1 saat 15 dakika sürüyor. Saigon’a giriş kapımız, ülkenin en büyük havalimanı; Tan Son Nhat Uluslararası Havalimanı ve kodu da SYG, sanki benim bu şehre Saigon dememi haklı çıkarır gibi…

Vietnam’ın en büyük şehri, dokuz milyonluk Saigon’da dört milyon da motosiklet varmış.  Havalimanından çıkar çıkmaz zaten bunu fark ediyorsunuz. Sanki her yönden üzerinize doğru akan bir motosikletliler ordusu var. Bazıları tek, bazıları 2 kişi, hatta aynı motosiklete 4-5 kişi, çoluk çocuk binenleri bile görmek mümkün, keza motosikletiyle olmadık eşya taşıyanları da. Hatta “Xe Om” denilen motosiklet taksiler bile var. Fakat herkes kasklı. Vietnamlıların ismi Kask Yasası olan bir yasaları ve bu konuda ciddi yaptırımları varmış. Ne diyelim; sokaklarımızda henüz bu kadar çok motosikletli olmasa da darısı başımıza… Bir de onca motosiklet ve onca kask olunca doğal olarak bir de tarz gelişmiş tabii ki; rengârenk, farklı tip ve modellerde o kadar güzel kasklar var ki. Eminim bu ülkede her yıl değişen bir kask modası bile vardır.

12 Aralık 2013 Perşembe

Vietnam Laos Kamboçya Seyahatnamesi 4



Adı savaşla özdeşleşmiş uzak ülke; Vietnam

Hue'den Hoi An'a




Vietnam’da puslu bir havaya uyandığımız o sabah Hue’den Hoi An’a doğru yola çıktık.

Fakat tabii ki bu güzel şehirde biraz daha oyalanmak kaçınılmazdı. Parfüm Nehrini ve nehir boyunda bekleyen gezinti teknelerini izledik bir süre, önceki bölümde sözünü ettiğim Heykeller Parkına kısacık da olsa bir göz attık, meydanda futbol oynayan çocuklara takıldık ve Ho Amca’nın mezun olduğu liseyi gördük. Quoc Hoc ismindeki, yetenekli öğrencileri kabul eden bu lise Vietnam’daki ikinci en eski liseymiş ve ülkedeki eğitim kalitesi açısından da daima ülkenin en iyi üç lisesinden biri olmuş. Ho Chi Minh dışında diğer meşhur mezun da Ngo Dinh Diem… İlginç bir tesadüf; Amerikan Savaşının hemen öncesinde Kuzey Vietnam’ın başındaki Ho Chi Minh ile Güney Vietnam’ın başında olup daha sonra CIA’in organize ettiği darbe sonrası öldürülen Ngo Dinh Diem aynı liseden mezunmuş. Ve hayır; aralarında 11 yaş fark var, yani aynı dönemlerde Hue’deki bu Lisede bulunmuş olamazlar.


Hue, Parfüm Nehri kıyısında gezinti tekneleri

Bir başka açıdan, hafif HDR tarzı tekneler

Parfüm Nehrinden 

Ho Amca'nın da mezun olduğu "Huoc Hoc" Lisesinin girişi


Hue’den Da Nang’a doğru giderken yol üzerinde harika bir plajda mola verdik. Lang Co kilometrelerce uzunluğunda harika kumdan bir plaj. Önceki gün burada yüzme planları yaparken bir anda kapanan hava nedeniyle, mola verdiğimiz tesiste, bir Vietnam kahvesi içimlik oturup manzaranın tadını çıkardık.  

8 Aralık 2013 Pazar

Vietnam Laos Kamboçya Seyahatnamesi 3




Adı savaşla özdeşleşmiş uzak ülke; Vietnam  

Hue 



Haritada Asya kıtasının en sonunda, ince uzun bir yay gibi duran Vietnam’ın ortasında bir şehir Hue. Yukarıdaki, yani Kuzeydeki Hanoi’ye 700, aşağıdaki Ho Chi Mihn ise 680 kilometre mesafede. Parfüm nehrinin kıyılarında ve Kuzey Çin Denizinden birazcık içeride yer alıyor. Singapur'un Changi Havalimanından apar topar satın aldığım Lonely Planet’e göre de Vietnam’ın “Entelektüel, kültürel ve ruhani kalbi”…



Hue, Parfüm Nehri boyunca tekneler.


Sabah erkenden Başkent Hanoi’den yollara düşüp havalimanına, oradan da bir saatten birazcık daha fazla süren uçuşun ardından Hue’nin Phu Bai Uluslararası Havalimanına indik. Hue, Parfüm Nehrinin iki yakasında kurulu ve UNESCO’nun Dünya Mirasları Listesinde yer alan anıtları nedeniyle Vietnam'ın popüler turist destinasyonlarından biri. Parfüm Nehrinin Vietnam dilindeki ismi Song Huong. Sonbaharda nehrin yukarı bölgelerindeki meyve bahçelerinden suya dökülen yapraklar, nehrin adeta bir parfüm gibi kokmasında sebep olurmuş. O yüzden adına Parfüm Nehri denmiş. Günümüzde nehir iyi veya kötü kokmuyor açıkçası. Nehrin ismiyle kendisi arasında henüz bir tezat veya istihza yok yani.

6 Aralık 2013 Cuma

Vietnam Laos Kamboçya Seyahatnamesi 2


Adı savaşla özdeşleşmiş uzak ülke; Vietnam

Halong Körfezi





Efsaneye göre;
Çok eski zamanlarda, ülkeleri daha yeni kurulurken Vietnam Halkı kuzeyden deniz yoluyla gelen istilacılara karşı savaşmak zorunda kalmış.

Ülkenin bu durumuna üzülen İmparator Jade (Yeşimtaşı), ülkelerini savunan Vietnamlılara yardımcı olsun diye gökten Anne Ejderha ve Çocuklarını indirmiş.

Kudretli düşmanlar saldırırken, bir anda ortaya çıkan Anne Ejderha ve Çocukları ağızlarından çıkardıkları dev zümrütlerle geçilmesi imkansız bir savunma hattı oluşturmuşlar. Kutsal ateşleriyle saldırganların gemilerini yakıp kül etmişler. Ejderhalar sayesinde Kuzeyden gelen istilacılar yenilmiş ve bu güzel ülkeye barış gelmiş. Binlerce yıl sonra dev zümrütlerden oluşan o savunma hattı da değişik boyutlarda ve şekillerdeki binlerce adaya dönüşmüş…

Görevlerini tamamlayan ejderhalar göklere dönmeyip bu güzel ülkede kalmışlar. İnsan şekline bürünüp insanlara tarımı, hayvan yetiştirmeyi öğretmişler. Ülkelerini geliştirmelerine, büyütmelerine yardımcı olmuşlar.   

Burada yaşayan insanlar da kendilerine yardım eden bu Ejderhaların anısına Anne Ejderhanın indiği körfeze “Ha Long” yani “İnen Ejderha” ismini vermişler. Körfezin Çocuk Ejderhaların indiği bölümüne ise “Bai Tu Long” demişler ki anlamı da; “Anne Ejderhanın çocuklarına teşekkürler”
(Not; Bu efsanenin farklı versiyonları da var, ama ben en çok bunu sevdim...)


Hanoi’den Ha Long Körfezine doğru giderken, birkaç saat sonra karşılaşacağım muhteşem manzaradan bir haberdim itiraf ediyorum. Otobüs şehir trafiğinden çıkmaya çalışırken aklım birazdan geleceğimiz pirinç tarlalarındaki tipik konik şapkalarıyla çalışan köylüleri görmekteydi. Klasik Vietnam fotoğrafı karesidir ya malum. Fakat zaman yanlıştı, ne kuru pirinç tarlaları hayal ettiğim gibiydi ne de etrafta başlarında tipik şapkalarıyla çalışan köylüler vardı. Bu arada Vietnamlıların o tipik hasırdan yapılma koni şeklindeki şapkalarının ismi; “Non La”

31 Ekim 2013 Perşembe

Vietnam Laos Kamboçya Seyahatnamesi 1

Halong Körfezi, Vietnam







Pa That Luang'ın duvarları, Vientiane, Laos

Angkor Wat, Siem Reap, Kamboçya

















İnsan, üzerinden onca yıl geçtikten sonra oturup bir seyahatten aklında kalanları neden yazar?  Tabii ki kendisi için; kısacık süreler geçirdiği ama tuhaf bir şekilde özlediği diyarlara yazarak da olsa yeniden gitmek için…

Her seyahat dönüşü sırt çantama, valizime, ceplerime sıkıştırdığım programları, broşürleri, biletleri, aldığım küçük notları ve hatta boarding pass’ları toplar bir kutuya koyar saklarım. Hani olur da ileride blogda yazarsam kullanırım diye. İşte yıllar sonra o kutulardan birini açıp Vietnam, Laos ve Kamboçya’dan aklımda kalanları yeniden yazmaya karar verdim. Yeniden diyorum çünkü seyahat dönüşü bir hevesle yazmaya başlamış ama yarım bırakmıştım. Ve yazının en başında da dediğim gibi; gezginlere yol göstermek gibi bir amaçtan çok, bir nevi özlem gidermek benimkisi, yani kişisel bir seyahatname...

Vietnam Laos ve Kamboçya benim için tam anlamıyla "neye niyet neye kısmet" bir seyahatti. Aylar öncesinden Meksika ve Guatemala’ya gitmek için planlar yapmış, paramı ödemiş, Lonely Planet’leri hatmetmiştim ki, bir son dakika sürprizi ile tur iptal olmuş, kendimi dünyanın bir diğer ucuna giderken bulmuştum... Hani Vietnam’a uçarken sorsanız “Guatemala City’de Modern Sanat Müzesi nerede?” diye, tarif ederdim ama henüz gittiğim destinasyona ait bir Lonely Planet’im bile yoktu.(Not: Singapur Changi Havalimanından aldım tabii ki…)

Bu sürpriz seyahat hem harika geçti hem de sonraki seyahatlerimi birlikte
 planlayacağım harika insanlarla tanıştım. İşte 2008’de eski Karıncalar ile yaptığım Vietnam Kamboçya Laos turundan hatırımda kalanlar, ya da bu seyahate ait kutudan çıkanlar…


Adı savaşla özdeşleşmiş uzak ülke; Vietnam 

Başkent Hanoi



Yukarıda “neye niyet neye kısmet” bir seyahat dediysem de 8 Aralık 2008 günü Singapur Havayollarına ait devasa Boing 777-200 ile Dubai aktarmalı Singapur’a uçarken çok heyecanlıydım. Gitmekte olduğum ülkelerin her üçü de merak ettiğim, görmek istediğim diyarlardı. Hele de Vietnam...

Benim gibi ortalamanın birazcık üzerinde bir sinemaseverin Vietnam’ı merak etmeme olasılığı var mı? Hem sinemasever olmasa bile Vietnam Savaşı hakkında bir dolu film izlememiş bir fani var mıdır? Müfreze’deki Çavuş Elias’ın (Daniel Defoe) öldüğü sahneyi nasıl unutabilirsiniz ki? Veya Kıyamet’in “sabahları napalm kokusunu seven” Korgeneral Kilgore’u Robert Duvall’i? Avcı’daki Rober de Niro ve Christopher Walken’in karşılıklı Rus ruleti oynadığı sahne hangimizi sarsmamıştır ki?

Bu arada küçük bir not; Vietnam’a iner inmez ilk fark ettiğim bizim Vietnam Savaşı dediğimizin onlar için "Amerikan Savaşı" olması. Yıllar önce U2’nun solisti Bono’nun bir röportajını izlemiştim. Orada Bono; “America is colonizing our subconscious” diyordu; yani “Amerika bilinçaltlarımızı sömürgeleştiriyor". Doğal olarak bu kadar Hollywood filmi izledikten sonra, bizim için de bu savaşın adı Vietnam Savaşı olarak kalmış. Fakat bu güzel ülkeye saygı gösterip yazının devamında, izninizle ben de "Amerikan Savaşı" demek istiyorum...

Dubai'deki kısa süreli bekleme dahil yaklaşık 10,5 saat süren bir uçuşunun ardından şu ana kadar gördüğüm en güzel havalimani; Singapur'un Changi Havalimanına indik. Burada iki saat kadar oyalandıktan sonra 3,5 saat daha kuzeye uçup Başkent Hanoi’nin şehir merkezine yaklaşık 30 kilometre mesafedeki Noi Bai Havalimanına ulaştık. Ülkeden kuş uçuşu 7000 kilometre kadar ve 5 saat ileride, rehberimiz “Sin Chao” diyerek karşıladı bizleri, yani “Merhaba”

Genellikle turlarda havalimanından, şehirde kalacağınız otele doğru yapılan ilk yolculularda yerel rehberler size, şehirle ve seyahatle ilgili birtakım bilgiler verirler ama ben itiraf ediyorum onları hiç dinlemem… Ya önceden okumuş olurum ya da sonradan öğrenmek istediklerimi kendim öğrenirim.  Bir de rehberlerin bilgisine güvenmem ki bu düşüncemde haklı olduğumu kanıtlayan olaylardan biri tam da bu sözünü ettiğim anda gerçekleşmişti; Amerikan savaşındaki Vietnam’lı kaybı sayısını sorduğumuz yerel rehber bize “20 bin kadar” yanıtını vermişti ki, emin olmak için birkaç kez daha sorup yine aynı yanıtı alınca başka soru sormadım zaten. (Wikipedia der ki; Vietnam hükümetine göre Kuzey Vietnam Ordusu ve Viet Cong’lar olarak savaşta öldürülen askeri personel sayısı 1,1 Milyondur…)


Hanoi Caddelerinden. Neden maske takıyorlar ki?

Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti Hanoi’ye yaklaştıkça 9 Milyonluk nüfusun yarattığı insan ve trafik karmaşasının içine dalıyorsunuz. İlk izlenimim; “Ne kadar da çok motosikletli var ve neden maske takıyorlar?” oluyor. Hanoi’nin bu ciddi kaotik trafiğinde otelimize doğru yol almaya çalışırken dikkatimi çeken ikinci şey ise daracık ön cepheli ince uzun binalar oluyor. Ve bir de bu dar cepheli ince uzun binaların duvarlarındaki tabelalarda yer alan "Nguyen" isminin çokluğu. Sonradan öğreniyorum ki Vietnam nüfusunun yaklaşık yüzde 40’nının soyadı Nguyen’miş…

Otelimiz Thang Long Opera, Hanoi’nin turistik merkezi diyebileceğimiz Old Quarter'a yürüme mesafesinde. Otele yerleşmemizin ardından ilk durağımız Edebiyat Tapınağı oldu.

Konfüçyüs’e adanmış tapınaklar Konfüçyüs tapınağı olarak anılıyor. Hanoi’deki Edebiyat Tapınağı (Van Mieu) da bunlardan biri. Vietnam’daki Konfüçyüs’e adanmış birkaç tapınaktan biri olan Edebiyat Tapınağı 1070 yılında inşa edilmiş (yazıyla Bin Yetmiş…) ve aynı zamanda İmparatorluk Akademisi ismiyle Vietnam’ın ilk üniversitesi de burada yer alıyor.

Edebiyat Tapınağının at üzerinde olanların atlarından inmelerini gerektirecek şekilde alçak olarak tasarlanmış güzel kapısından giriyorsunuz ve karşınıza güzel yemyeşil bir avlu çıkıyor. Ve aynı şeyi, yani güzel bir avluya açılan güzel bir kap olayını dört kez daha yaşıyorsunuz. Üçüncü kapının ardındaki avluda büyükçe bir havuz var; ismi Eşşiz Berraklığın Kuyusu.  Ayrıca avluyu çevreleyen bir sürü kaplumbağa heykeli göze çarpıyor. Bu taştan yapılma kaplumbağa heykelleri; “Doctor’s Steles” yani Doktor Dikilitaş’ları üç yılda bir düzenlenen sınavlarda başarılı olmuş 1037 mezunun anısı için yapılmış. Üzerlerinde isimleri ve doğum yerleri yazılıymış. Son avlularda da Tapınak ve İmparatorluk Akademisi var.


Edebiyat Tapınağı Girişi

Edebiyat Tapınağı birinci avlu

Edebiyat Tapınağından

Üçüncü Avludaki Havuz; Eşşiz Berraklığın Kuyusu ve
arkada "Doctor's Steles" heykelleri

Doctor's Steles; Doktor Dikilitaşları

Tapınaktaki Konfüçyüs Heykeli

Edebiyat Tapınağındaki havuzlardan


Edebiyat Tapınağının Hanoi sokaklarındaki kaosa kıyasla cennet gibi dingin ve güzel bahçelerinde biraz oyalanınca gün sona ermeye başlamıştı. Zaten Hanoi’ye 12.30 gibi inmiştik, ardından trafik, otele yerleşme derken Edebiyat Tapınağı çıkışı Hoan Kiem gölünü gün yüzüyle göremedik, dolayısıyla fotoğraf da çekemedim.

Hanoi’nin tam da tarihi ve turistik merkezinde diyebileceğimiz Hoan Kiem gölü yeşil suları olan ve içerisinde çok sayıda kaplumbağanın yaşadığı küçük bir göl. Tabii ki bir de efsanesi var; Büyük İmparator Le Loi bir gün parlak metal bir çubuk bulur ve bu çubuktan kendine bir kılıç döktürür. Kılıç hazır olduğunda, bir mucize olur, üzerinde iki sözcük belirmiştir; Thuan Thien: Cennetle Uyumlu…  Kılıcın cennetten bir armağan olduğunu anlayan Le Loi bu kılıcı Çinlilere karşı savaşta kullanır ve başarılı olur. Barış zamanı geldiğinde, 1428 yılında göl kenarında gezerken bir kaplumbağa sudan çıkıp Le Loi’nin kılıcını alıp gözden kaybolur. Efsanenin diğer bir versiyonuna göre ise aynı kaplumbağa başını sudan çıkarıp “Lütfen kılıcı Ejderha Kral’a geri ver” diye fısıldar. Her iki versiyona göre de kılıcından olan İmparator da bu göle Hoan Kiem Gölü adını verir; yani “Geri Verilen Kılıcın Gölü”.

Hoan Kiem Gölünden. (Fotoğraf çekemedim dediysem, iyi fotoğraf çekemedim...)

Gölün ortasında ufacık bir ada üzerine inşa edilmiş Kaplumbağa Kulesi isimli bir yapı ve yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz kırmızı köprü ile ulaşılan daha büyükçe başka bir adada Ngoc Son isimli tapınak var (Yeşim Taşı Adası Tapınağı). Çevresinde güzel yürüyüş yolları ve parklar olan göl, Hanoi’liler için bir buluşma mekânıymış. Bir de meşhur Hanoi’nin sabah sporcularının mekânı…

Bizim de bir sonraki sabah yaptığımız gibi, sabahın kör karanlığında kalkar ve sokaklara dökülürseniz Hanoi’nin meşhur sabah sporcularını görebilirsiniz. Henüz gün doğmadan her yaştan binlerce Hanoi’li Hoan Kiem gölü kıyısındaki parklarda topyekûn spor yapıyorlar. Yogadan Tai-Chi’ye aerobikten jogginge kadar farklı sporları yapan grupları görmek mümkün. Hatta elektrik direklerine yerleştirilmiş hoparlörlerden müzik yayını bile yapılıyordu… 

Hanoi'nin Sabah Sporcularından; 



Spor yapan Hanoi’lileri görmek uğruna kör karanlıkta sokaklara döküldüğümüz gün kahvaltı sonrası durağımız Ho Amca’ydı… Vietnam’ın bağımsızlık hareketinin lideri ve Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Ho Chi Minh halkı tarafından sevgiyle Ho Amca olarak alınıyor.

Bizim eski tüfek solcuların/devrimcilerin kahramanlarından Ho Chi Minh, devrim sembolü olarak Che kadar tanınmış değildir belki. Ama Che popüler kültür ikonu haline dönüştüğünden, tüm devrimcilerin gönlünde Ho Amca’nın sanki farklı bir yeri vardır -"Ho Ho Ho Si Minh, iki-üç daha fazla Vietnam, Ernesto'ya bin selam" sloganını anımsayan var mı?-

Ülkesinin Fransız sömürgesi olduğu dönemde doğup, öğrencilik yıllarında Fransa karşıtı eylemlerde yer alan Ho Chi Minh, daha sonra çok uzaklara gider. İki yıl süreyle Afrika ve Akdeniz limanlarında dolaşan bir şilepte çalışır, Fransız sömürgesi diğer ülkeleri tanır. Daha sonra Fransa’ya gidip sosyalizmi hayat görüşü olarak benimser. 1920’de Fransız Komünist Partisinin kurucularından biridir ve yazdığı yazılarla çevresindeki Vietnamlı gençleri bağımsızlık mücadelesi konusunda bilinçlendirmeye başlamıştır…

12 Mayıs 1975,
Ho Chi Minh Time'ın kapağında
1941’de otuz yıllık aradan sonra ülkesine dönen Ho Chi Minh, İkinci Dünya Savaşıyla birlikte İndoçin’i işgal eden Japonlara ve sömürgeci Fransızlara karşı gerilla savaşı için hazırlık yapmaya başlar. Hatta Gerilla Savaşı üzerine kitaplar yazar. Bu arada İkinci Dünya Savaşı sürerken destek almak üzerine gittiği Çin’de tutuklanıp çok kötü şartlarda 18 ay hapis yatmak zorunda kalır. Sonrasında bu tutsaklık günlerini Hapishane Defteri (Carnet de Prison) isimli şiir kitabında anlatacaktır.

Vietnam gerilla güçleri Japon işgaline karşı başarıyla direnip önemli kentleri geri almayı başarırlar ve Ho Chi Minh 2 Eylül 1945’de yarım milyon kişilik bir kalabalığın önünde Vietnam Demokratik Cumhuriyetinin kuruluşunu ilan eder. Ama mücadele henüz bitmemiştir. İkinci Dünya Savaşı biterken Japon kuvvetlerini silahsızlandırmak için bölgeye gelen İngilizler ülkeyi Vietnam halkı yerine Fransızlara bırakırlar. Sekiz yıl daha süren bir direnişin ardından 1954 yılında Fransızlar yenilgiyi kabul eder ancak görüşmeler sonucunda Vietnam Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünmüştür. Kuzey Vietnam Ho Chi Minh yönetimine bırakılırken Güney Vietnam ise ABD’nin “müttefiki” olmuştur. Sonrasını biliyorsunuz; Amerikan Savaşı. Ho Chi Minh’in Kuzey Vietnamı’ı Güney Vietnam ve ABD’ye karşı 1955’de başlayan savaştan 1975’de kesin galip olarak çıkar. Maalesef 1969’da hayatını kaybeden Ho Chi Minh ne savaşın sonunu ne de iki Vietnam’ın yeniden birleştiğini görememiştir.

Vietnam Halkı Japonlara, Fransızlara ve Amerikalılara karşı kazandıkları bağımsızlık savaşlarında kendilerine önderlik eden büyük liderleri için başkentlerinde büyük bir anıt mezar yapmışlar. Bu anıt mezarın da içinde yer aldığı Ho Chi Minh Mozoleum Kompleksindeki ilk durağımız Ho Amca’nın müzeye dönüştürülmüş eviydi.

Mango, pomelo ve adını bilmediğim başka tropikal ağaçlarla dolu yemyeşil bahçelerin çevrelediği gölün bir kenarında Başkanlık Sarayı Binası yer alıyor; zamanında Fransız Sömürgesinin temsilcisi, Indoçin Valisinin kullandığı tipik Fransız Kolonyal mimarisine sahip bir bina. Bu yapıyı, 1954’de bağımsızlıklarını kazandıklarında Ho Chi Mihn, kendisinden de bekleneceği üzere kullanmak istememiş. Onun yerine kendisine, hemen gölün diğer tarafında tipik Vietnam tarzı kazıklar üzerinde duran bir ev inşa ettirmiş. Ho Chi Minh’in 1958’den 1969’daki ölümüne kadar kaldığı bu mütevazı ev sadece 2 küçük odadan oluşuyor. Hatta İnsanların kafasındaki "eski araba lastiklerinden yapılma terlik ve basit bir üniforma giyen" sade adam imajını korumak için o kadar mütevazı bir ev inşa etmişler ki evin görünürde bir tuvaleti bile yok... Hayatının neredeyse tamamını emperyalizme karşı savaşarak harcamış bir adam son yıllarında daha iyi şartları hak ediyordu diye düşünmeden yapamıyorum. Şahsen Ben, eğer bu evin şartları çok daha iyi olsaydı bile Ho Chi Mihn’e bakış açım değişmeyecekti, yine saygı duymaya devam edecektim. Eğer bu sergilenenler gerçekse tabii ki.

Ho Chi Minh'in mütevazı evi

Ho Amca'nın evini bekleyen Askerlerden


Sonraki durağımız Ho Chi Minh’in Mozolesi. Önce kurallardan söz edelim; şort yok, kısa etek yok, kolsuz tişört yok, parmak arası terlik veya açık ayakkabı yok, Ho Chi Mihn’in mumyasının sergilendiği salonda gülmek, konuşmak yok, durmak bile yok. Fotoğraf makinesi zaten hiç yok ki mozolenin girişinde makinenizi, çantanızı, cep telefonunuzu alıyorlar.

Mozole; fazlasıyla Anıtkabir’i andıran gri ve soğuk bir yapı. İçeriye bir merdiven ile girip diğeriyle çıkıyorsunuz. Her köşe başında, sizi her an “şunu yapma, bunu yapma” diyecekmiş gibi süzen beyaz üniformalı askerler var. Mozolenin içindeki yarı karanlık salonda, camdan bir lahit içerisinde de Ho Amca’nın mumyası duruyor. Önünden yavaşça yürüyerek geçiyorsunuz. Durmak yasak, duracak olursanız askerler sizi uyarıyor. 

Gerçekte Ho Chi Minh ölümünden sonra cenazesinin yakılmasını istemiş. Fakat kaderin cilvesi; Vietnam Halkının kahramanlarını ölümsüzleştirme arzuları daha güçlü gelmiş.

Bu arada bir hatırlatma; Ho Chi Mihn’in mozolesi her yıl 3 aylığına kapalı. Eylül'den Aralık başına kadar Ho Amca’nın mumyası bakım için Rusya’ya gidiyormuş. Şüpheci Vietnamlıların klasik esprisine göre ise Madame Tussaud’un bu aylarda Vietnam Hükumetiyle kontratı varmış. Açıkçası Ho Amca'nın önünden geçerken bu espride fazlaca bir gerçeklik payı olduğunu düşünmemek elde değil. İyi mumyalanmış bir ceset mi yoksa mükemmel bir bal mumu heykel mi anlamak zor. Kim bilir, belki de bu yüzden kimsenin saygı geçişi sırasında birkaç saniye bile olsa durmasına izin vermiyorlardır...   

Ba Dihn Meydanında Ben. Arkada Ho Chi Minh'in Mozolesi.
Ho Amca Bağımsızlık Bildirgesini ilk kez bu meydanda açıklamış

Ho Amca'larını ziyaretten dönen Vietnamlı Öğrenciler


Bir sürü öğrenciyle birlikte Ho Chi Minh’in evini ve Mozolesini gezdikten sonra otobüsümüze atlayıp geceyi geçireceğimiz Halong Körfezi'ne doğru yola düşüyoruz.

Çin’in güneyinden doğup Hanoi’nin ortasından geçen ve Tonkin Körfezinde denize dökülen Kızıl Nehir üzerindeki köprülerden birinden geçerken Rehberimiz uzaklardaki diğer bir köprüyü gösteriyor; Long Bien Köprüsü. Ülkenin Fransız sömürgesi olduğu dönemde inşa edilip 1903 yılında hizmete açılan bu köprü o dönemde Asya’nın en uzun köprüsüymüş (yaklaşık 2400 metre). Her ne kadar Rehberimiz bize Eiffel yaptı dediyse de aslında köprüyü inşa eden başkaları; Dayde ve Pille isimli iki Fransız mimar, fakat meşhur kulesinin inşaatında, çağın ilerisinde mühendislik uygulamaları kullanan Gustave Eiffel’in yöntemleri örnek alındığından, yanlış olarak bu köprü de kendisine mal edilmiş. Yani dünyanın pek çok yerinde eserleri olan üstadın burada emeği yok.

Kendini gezgin olarak tanımlayan biri olarak, bazen hakkında bir şeyler okuduğum, resimlerini gördüğüm dolayısıyla merak ettiğim bazı eserlerin ya da mekânların karşısında hayal kırıklığı yaşadığım anlar olmuştur.  “Bu muymuş?” dediğim, hafiften burun kıvırdığım anlar. Fakat yine bir gezgin olarak bu gibi durumlarda o ülke insanının gözleriyle bakmaya çalışmayı da öğrendim.

Şahsen fotoğraflayamamış olsam da buyurun sizlere web'den Long Bien Köprüsü

Long Bien Köprüsü de bu durumun tipik örneği. Uzaklardan da olsa gördüğüm sadece eski ve çirkin bir köprüydü. Ama Vietnam Halkı için önemini anlayınca köprü güzelleşti sanki. Hatta “keşke zamanım olsaydı daha yakından görüp, fotoğraflarını çekebilseydim” dedim. Savaş döneminde Kızıl Nehir üzerindeki, dolayısıyla Hanoi’yi önemli liman şehri Haipong’a bağlayan tek köprüymüş Long Bien. İşte bu stratejik öneminden ötürü Amerikan Savaşında defalarca bombalanmış, zarar görmüş ama Vietnamlıların yaratıcı ama basit çözümleriyle yeniden onarılmış. Bugün üzerinden trenlerin ancak yavaşça geçtiği, tren dışında sadece motosiklet ve yaya trafiğine açık köprü taşıdığı savaştan kalma izlerle bir direniş sembolü haline dönüşmüş. Hatta hakkında şarkılar ve şiirler bile yapılmış. Tüm bunları öğrendikten sonra “Varsın gözlerimize çirkin görünsün ama saygıda kusur etmemeli” diyor insan Long Bien köprüsü karşısında…

Bir daha Hanoi’ye yolum düşerse mutlaka bu köprü yakından görülecek ve fotoğraflanacak diye notumu buraya düştükten sonra seyahatnamemin kalanını sonraki bölüme bırakayım. Sonraki bölüm; Halong Körfezi. UNESCO’nun Dünya Mirasları listesinde yer alan olağanüstü güzel bir körfez… 


Sürecek

25 Ağustos 2013 Pazar

Ayakta Duran Adamlar




Yazının başlığı her ne kadar Gezi Parkı’nı çağrıştırsa da benim Ayakta Duran Adamlar’ım yani “Standing Babas” çok uzaklarda; Mumbai’de…  

(Hindistan’ın en büyük şehrinin ismi 1995 yılına kadar Bombay iken,  o yıl bu liman şehrinin bağlı olduğu Maharashta eyaletinde seçimleri sağcı milliyetçi Hindu Parti kazanır. İlk icraatlarından biri de şehrin ismini Hindu tanrıçası Mumbadevi’den gelen Mumbai’ye değiştirmek olur…)

Ayakta Duran Adamlar’ı ilk kez Greogory David Roberts’ın ünlü romanı Shantaram'da duydum. Shantaram; uyuşturucu satın alabilmek için soygunlar yaparken yakalanıp, on dokuz yıl hüküm giydikten sonra hapishaneden kaçan, ülkesi Avustralya’dan Hindistan’a Mumbai’ye giden, 1980’lerde bu şehirde 10 yıl yaşayan yazarın yarı otobiyografik, oldukça sürükleyici ve bir tuğla kalınlığındaki (863 sayfa) romanı. Romanın kahramanı Linbaba Mumbai'deki kaçak yıllarında birbirinden ilginç bir sürü şey yaşar; hayatını bir dönem gecekonduda sürdürür, yaşadığı gecekondu bölgesinde klinik işletir, bir süre hapis yatar, Mumbai mafyası içinde önemli yerlere gelir, hatta Sovyetler Birliği işgali altındaki Afganistan’da, Afganların yanında savaşır... G.D. Roberts'ın romanı, anlattıklarıyla olduğu kadar içerdiği Mumbai ve Hindistan hakkındaki rehber kitaplarda bulamayacağınız pek çok bilgiyle de insanı bağlayan bir kitap gerçekten.

Romanın bir bölümünde Linbaba, Ayakta Duran Adamlar’ı anlatır. Mumbai’de Tapınaklarının hemen arkasında yer alan iki binanın arasındaki dar ve karanlık koridorda yaşayan ve sürekli afyon içen Ayakta Duran Adamlar’ı ziyaret eden Linbaba romanda onlardan şu şekilde söz eder;

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Zamanın Yanağında bir Damla Gözyaşı; Tac Mahal Bölüm 2




Oscar'lı Slumdug Millionare filminde Jamal ve Kardeşi Salim bir süre trenlerde takılırlar; ufak tefek şeyler satarak, ya da çalarak. Bir gün işler ters gider, yolculardan birinin yiyeceklerini çalarken yakalanıp, arbede sırasında vagondan düşerler. Tozun toprağın içerisinde yuvarlanırlar. Düştükleri yerde, toz bulutu ortadan kalktığında karşılarında Tac Mahal’in yukarıdaki manzarası vardır. 
Jamal kardeşi Salim’e dönüp; “Burası cennet mi?” der.



Jamal’ın, ancak cennette olabileceğini düşündüğü Tac Mahal; Tarih boyunca Aşk adına inşa edilmiş en büyük eser, Dünyanın Yeni Yedi Harikasından biri ve tüm Hindistan’da en çok ziyaret edilen mekândır. Tac Mahal’i ilk gördüğünüzde en az Jamal kadar etkileniyorsunuz gerçekten.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Zamanın Yanağında bir Damla Gözyaşı; Tac Mahal Bölüm 1



“A Teardrop on the Cheek of Time”
 "Zamanın Yanağında bir Damla Gözyaşı". Hintli şair Rabindranath Tagore Tac Mahal’i böyle tanımlamış…
Tac Mahal Kuzey Hindistan’da Agra şehrinde Yamuna isimli nehrin kıyısında yer alır. Hasbelkader biri 2006, diğeri de 2011 yılında olmak üzere iki kez Tac Mahal’i gördüm. Okuyacağınız yazı bu iki seyahatin bir derlemesidir. Fotoğraflar biri dışında tümüyle 2011 yılı Ekim ayında Sevgili Dostum Aykut Semerci’nin Nar Gezi’siyle yaptığım ikinci seyahatte çekilmiştir…




Babür imparatoru "Büyük" Akbar’ın torunu Prens Khurram, günün birinde Meena isimli o küçük pazarda alışveriş yapmakta olan güzeller güzeli Arjumand Banu Begum’ü görüp de âşka düşmeseydi, büyük ihtimal dünya tarihinde inşa edilmiş en güzel yapılardan biri olan Tac Mahal de olmayacaktı.

9 Haziran 2013 Pazar

Varanasi; Mon Amour!



“Hirosima mon Amour”  (Hiroşima Sevgilim) Alain Resnais’in 1959 yapımı klasik filmidir. Savaş karşıtı bir filmde rol almak için Hiroşima’ya gelen Fransız aktris ile, evli Japon  sevgilisi arasındaki aşkın öyküsüdür. Gerçekte anlattığı ise Hiroşima’ya atılan Atom bombasının yaşattığı acılardır. 
Bence Varanasi de hüznün şehridir. Ölüm kokan bir şehirdir. Hiroşima gibi…


City of Light; Banaras

Banaras is older than History,
Older than tradition,
Older even then legend.
And  looks twice as old as  all of them put together...
(Işığın Şehri; Banaras/
Banaras tarihten daha yaşlıdır,/Gelenekten yaşlıdır,/Hatta efsaneden bile yaşlıdır./
Ve  hepsini bir araya ekleyin, iki katından daha yaşlı görünür...) 
(HHI Hotel Varanasi  websitesinden)





Görmeyi çok uzun süre heyecanla beklediğiniz bir kent oldu mu? Ben Varanasi’yi öyle bekledim işte.

İlk Hindistan’a gidişim –itiraf etmeliyim- çok da planlı değildi. İtalya’ya gitmek isterken vize aşamasında karşılaştığım bir iki rahatsız edici tavır sonucu; “Bir daha Schengen Avrupası’na gidenin…” şeklinde bir öfke ile turdan vazgeçmiştik. Ardından, “neresi olursa olsun" şeklinde tur ararken 10 gün içinde kendimizi İstanbul’dan Doha aktarmalı Yeni Delhi'ye uçan Qatar Airlines uçağında buluverdik.

Hindistan ile ilgili bence şöyle bir durum var; ülkeye giriş yaptığınız havalimanından dışarıya adım attığınızda ya bu ülkeden nefret edersiniz ya da tutkuyla bağlanırsınız. İşte ben de 2006 yılında bir Kasım günü, eski köhne halindeki Yeni Delhi Indira Gandhi Uluslararası Havalimanından dışarıya adım atarken bu ülkeye bağlanmıştım… (Bir de Hindistan çok pis’çilerle  -burada çok sözcüğünde bir sürü o harfi olmalı!- ve Hindistan’da maymuna tapıyorlarmış’çılar var ki onlar bu yazıyı okumasınlar zaten!)

İlk Hindistan gezim klasik Altın Üçgen’di (Yani: Hindistan haritasındaki konumlarından ötürü "Golden Triangle" olarak adlandırılan popüler turist destinasyonu 3 şehir; Yeni Delhi, Agra ve Jaipur). Bu Kısa süreli -9 günlük- gezi sona erdiğinde Hindistan’a yeniden geleceğimden emindim. Zaman içinde ilk seferinde göremediğim Varanasi’ye gitmek hafiften bir takıntı haline dönüştü. Sonunda Hindistan’a ikinci gidişimde, 2011 yılı Ekim aynının son günü “takıntım” Varanasi’ye inen Spicejet Havayollarına ait uçaktaydım...

Kashi yani “Işığın Şehri” olarak da bilinen, Hinduların Benares veya Banares olarak adlandırdığı Varanasi, yaklaşık 3 bin yıllık tarihiyle, yazının başındaki şiirde de söylendiği üzere, dünyanın en eski şehirlerinden biri.

Himalayarlardan doğup Bengal Körfezine dökülen, sahip olduğu dünyanın en kalabalık havzasında 400 Milyon insana hayat veren Kutsal nehir Ganga'nın (Ganj Nehri) batı kıyısında kurulmuş Varanasi. Hindular için kutsal ve en önemli hac mekânı. Bu eski şehir ayrıca Hinduizm'in en önemli Tanrılarından Shiva’nın da şehri. Yine Hint mitolojisinde Tanrı Şhiva’nın alıp sonra da bir ışık sütunu (Jyorirlinga) halinde gökyüzüne yükselttiği 12 şehrin içinde de en önemlisi.

Varanasi ayrıca Hindular için bir Moksha mekânı…

Nedir Moksha? Samsara’dan çıkmaktır… Samsara Hinduizm’le birlikte diğer Asya dinlerinde de var olan bir kavram. Sözcük anlamı “Sürekli akış” olan Samsara; Hinduizm’deki doğum, yaşam, ölüm ve yeniden doğma yani reenkarnasyondan oluşan döngüyü ifade ediyor. Moksha ise; bu ıstıraplarla dolu döngüden çıkıp, özgürleşmek. 

İşte Hindular Varanasi’ye Moksha için, yani ruhlarını ıstırap dolu Samsara’dan özgürleştirebilmek, ya da bizim sık kullandığımız isimlendirmeyle Nirvana'ya ulaşmak için geliyorlar. Yaşamının sonuna yaklaştığını bilen onbinlerce Hindu'nun, ölmek için Varanasi’ye gelme isteği işte bu yüzden. Bu kutsal şehirde ölürlerse ıstıraplarının biteceğine inanıyorlar, Samsara'dan çıkabilecekler. İmkanı olup da Varanasi'ye gelemeyenlerin ise hiç olmazsa, küllerini getiriyor geride kalan yakınları ve Kutsal Ganga'ya serpiyorlar. Henüz ölüme uzak olanlar da geliyorlar Varanasi'ye; çünkü kutsal nehir Ganga’da yıkanmakla günahlarından arınacaklar...

Havalimanı binasından çıkar çıkmaz yapış yapış nemli bir havayla karşılaştığım Varanasi’de ilk durağımız şehre 12 kilometre mesafedeki Sarnath oldu. Ganga ve Ghat’ları görmek için biraz daha sabretmeliyim...


Varanasi Hindular için ne denli kutsal ise Sarnath da Budistler için o kadar kutsal bir mekân… Öyküyü bilirsiniz; Siddartha bir incir ağacının altında yaptığı meditasyon sonrasında nefret, hırs ve cehaletten arınır ve uyandığında artık Buda’dır. İşte bu uyanışın ardından öğretisi Dharma’yı ilk kez Sarnath’da 5 keşişten oluşan küçük bir gruba anlatır. Bu yüzden Sarnath’daki bu geyik korusu bugün Budistler için önemli bir hac mekânı...

Sarnath’a girer girmez Budistler için mekânın önemini anlıyorsunuz zaten. Etrafta Hintliler kadar Tayland, Kore, Japonya, Tibet, Nepal ve Myanmar gibi Budist ülkelerden gruplar da var. Bazıları kendilerine eşlik eden din adamlarıyla birlikte parkı ziyaret ediyorlar ve ibadetlerini farklı ritueller şeklinde yerine getiriyorlar.

Sarnath'dan Kareler;











Sarnath’daki bu korulukta pek çok antik tapınak kalıntısı ile birlikte, dünyadaki diğer Budist ülkelerce inşa edilmiş yeni tapınaklar da mevcut. Bu arada küçük bir ayrıntı; Sarnath’daki –ve Varanasi’deki- tüm tapınaklar 12. yüzyılda Gurlu Sultanı Muhammed tarafından yerle bir edilmiş.

Sarnath’daki tapınakların kuşkusuz en önemlisi yaklaşık 45 metre yüksekliğindeki silindir şeklinde tuğla ve kayalardan yapılmış Dhamekh Stupa. Bu tapınak söylenceye göre tam olarak Buda’nın öğretisini ilk kez anlattığı yere kurulmuş... 


Dhamekh Stupa

Sarnath sonrası Varanasi’ye giriyoruz. 

İlk karşılaştığım Hindistan’a özgü o bildik manzaralar; bisiklet ve motosikletli kalabalıklar, yaya kalabalıklar, dilenenler, satıcılar ve mutlak bir sefalet ve pislikten oluşan keşmekeş…

Varanasi'nin göbeğinde fakat dışarıdaki gerçek Hindistan’dan yüksek duvarlarla ayrılmış, içerisinde duvarın hemen arkasındaki sefaletten eser olmayan lüks otelimiz The HHI’ya hızlı bir check-in yapıyor hemen ardından soluğu Varanasi sokaklarında alıyoruz yine. Bir an önce Ganga’yı ve Ghat'ları görmeliyim!

Ghat kutsal nehir Ganga’nın sularına kadar inen geniş basamaklara verilen isim. Ghat’lar Varanasi’nin simgesi. Varanasi'de, bazıları cenaze yakma alanı olarak işlev gören yaklaşık 100 kadar Ghat var. İçlerinde en bilineni ise her akşam Ganga Aarti töreninin - ayininin - düzenlendiği Dashashwamedh isimli olanı…

Otelden çıktıktan sonra bir süre tarif edilmesi imkânsız trafiğin içerisinde Rickshaw ile gidiyoruz. Ardından biraz da gittikçe daralıp kalabalıklaşan sokaklarda yaya devam ediyoruz. Kalabalığın arasında yürümeye çalışırken dilenciler için açık hedef olmanın dışında sağdan soldan hepsi “Sir” ile başlayan veya biten bir sürü soru ve yorumla karşılaşıyorum; “Nerelisiniz, Sir?”, “Güzel kamera, Sir”, “Sir, tekne turu ister misiniz?”… Hatta yanıma yaklaşan bir velet aynen şöyle diyor; “Sir, you beautiful, you like Indian, Sir”. Meali; "Güzelsiniz Sir, Hintli’ye benziyorsunuz..." Beğenilmenin gururu ile Hintli’ye benzetilmenin hayal kırıklığı arasında yürümeye devam ediyorum.


Bir Hindistan klasiği

Varanasi sokaklarından

Yine Varanasi sokaklarından

Bir Hindistan klasiği daha; Sadu

Varanasi caddeleri

Varanasi sokaklarında Gandhi'nin
reenkarnasyonu ile karşılaşmak

Benares'in çocukları

Sokaklardan

Sokak satıcısı

Sadu'lar kadar olmasa da benim için önemli bir Hindistan sembolü;
Hindustan Ambassador marka otomobil

Bir süre sonra, gün akşama yaklaşırken bir anda kendimi Ganga’nın karşısında buluyorum. Tam da Ghat’ların en ünlüsü Dashashwamedh'in basamaklarının başladığı noktaya çok yakınım.

Güneşin batmasına yakın ortalık iyice kalabalıklaşıyor. Her akşam tekrarlanan Ganga Aarti töreni için yer kapma telaşında herkes. Biraz önce benim de geldiğim kalabalık yoldan insanlar gelmeye devam ederken, bazıları da tekneleri doldurmuş, Ganga üzerinde, töreni izlemek için Ghat Dashashwamedh’in basamaklarına olabildiğince yaklaşıyorlar. Töreni tam karşıdan gören kafenin balkonuna yerleşiyorum...

Aarti töreni Ghat’ın basamakları üzerindeki sahnede, safran rengi özel giysiler giyen bir grup genç Pundit (bir çeşit Hindu rahip) tarafından gerçekleştiriliyor. Aarti kişinin Tanrıya olan mutlak ve korkusuz sevgisinin ifadesi. Bir şarkı formunda ve derin bir saygı ve hayranlıkla söyleniyor. Bir tür meditasyon. Hinduizm’de bilgi anlamına gelen, kutsal metinler olan Veda’larda yer alan Ateş ritüellerinen köken aldığı düşünülüyormuş...

Hint ezgileri, çan sesleri, şamdanlar, tütsü kokusu eşliğinde Punditlerin gerçekleştirdiği, kaçınılmaz şekilde turistik bir hale dönüşmüş ama yine de ilginç Aarti törenini merak ediyorsanız işte size bir link; Ganga Aarti ...


Ganga Aarti'den fotoğraflar:








Tütsü arınmış bir ruh halinin simgesidir...

Ertesi sabah güneş doğmadan çok önce kalkıp, tekne turu için yollara düşüyoruz. Yolun bir bölümünü araçla gittikten sonra karanlık ve dar sokaklarda, hızlı adımlarla Ganga'ya doğru ilerliyoruz. İşte o sokaklarda Hindistan'a özgü gerçek fakirlik ve sefaletle karşılaşıyorsunuz. Yolun iki yanında neredeyse her köşede, her kuytuda -varsa- battaniyesine sarınmış, uyuyan bir evsiz var. Sokağın iki yanındaki evlerin tamamıysa tek oda ve kapı yerine sadece asılı bir perde var. Ganga’ya yaklaştıkça sokaktaki kalabalık artıyor. Turistler ve arınmak için Ganga’ya gidenler dolduruyor dar sokağı. Yavaştan evsizler de günlük yaşamlarına uyanıyorlar. Tek odalı evlerin sakinleri kapı görevi gören perdelerin arkasından çıkmaya başlıyorlar. Kimi az önce yattığı kaldırımın hemen dibine çömelip dişlerini fırçalarken, bir diğeri “doğal” ihtiyaçlarını yakındaki bir köşede kimseye aldırmaksızın gideriyor… Hindistana özgü o baharat kokusuna idrar kokusu karışırken Ghat’lara ve Ganga'ya ulaşıyoruz.

Ghatlardan birinden teknemize geçip yerleşiyoruz. Motorsuz büyükçe bir kayık olan teknemizin kontrolü henüz 20’li yaşlarda bile olmayan kaptanımızda. Daha güneş doğmamış olsa da Ganga ve Ghatlar insan dolu.

Güneş doğarken Varanasi manzaraları;



 



Yavaş yavaş ortalığın aydınlanmasıyla Ghatlar iyice görünür hale geliyor. Uzun zamandır fotoğraflarından aşina olduğum o klasik Varanasi manzarası tüm ihtişamıyla karşımda... Bir gezgin olarak, özel mekânlarımdan birini ilk kez gördüğüm an adeta kutsaldır benim için. Heyecan doludur. Fakat bu kez bir istisna yaşıyorum. Bir gün önce sokak bitip de Ganga ve Ghatlar ilk kez karşıma çıktığında çok heyecanlanmıştım doğru ama bu sabah teknede güneşin doğuşuyla birlikte gördüklerim karşısında hissettiklerim çok daha yoğun. Güneşin doğuşuyla karşımda beliren Varanasi'nin Ganga üzerindeki tekneden manzarası kesinlikle inanılmaz...

Varanasi'deki bazı Ghatlar Krematoryum yani ölü yakma alanı olarak kullanılıyor. En bilinenlerinden bir tanesi tekneyle iyice yaklaştığımız Manicarnica GhatGanga Ghat’larındaki ölü yakma törenleri binlerce yıldır uygulanan bir gelenek. Varanasi Ghat’larında yılda yaklaşık 100 Bin cenaze yakılıyormuş.

Hinduizm’de cenaze özel bir ritüel ile yakılıyor; işlemden önce vücut yağlanıyor. Erkekler yüzleri yukarı bakar şekilde yakılırken, kadınların yüzleri aşağıya bakıyor. Cenaze ateşi için genellikle sandal ağacı kullanılıyor ve yaklaşık 400 kilogram kadar oduna ihtiyaç var. Yakma işlemi esnasında cenazenin yakıldığı alanı arındırmak ve hayaletleri uzaklaştırmak için Mantra’lar söyleniyor ve bir sunak üzerinde Ateş Tanrısı Agni’ye sunulan adaklar var.

Odunların üzerine cenazeyle birlikte kişisel eşyaları da konuluyor, çünkü ölümün bulaşıcı olduğuna ve bu kişisel eşyalarla başkalarına bulaşacağına inanılıyor. Kadınların bu ritüele katılmalarına izin verilmiyormuş. Yüksek sesle ağlayan kadınların, ruhun Nirvana’ya yükselmesine engel olacağına inanılıyormış. Bazen de ölen erkeğin dul eşi odunların üzerine çıkıp ateş yakılana kadar orada kalıyormuş. Ölen erkeğin geride kalan karısının da onunla birlikte yakılması geleneği Suttee’nin günümüzdeki uygulanışı olarak…

Ölü yakma ritüelinin bir parçası olarak saçlarını kazıtmış ve beyazlar giymiş en yaşlı veya en genç erkek evlat odunları ateşe veriyor. İşlem sonra erdiğinde yakılan kişiden geride kalanları toplayan ve Ganga’nın sularına bırakansa Dokunulmazlar

Dalit’ler veya Dokunulmazlar Hindistan’daki Kast sisteminin dışında ve en altında kalanlara verilen isim. Dokunulmazlar denmesinin nedeni de bu kişilerin, Hinduların iğrendiği ve aşağılayıcı bulduğu, tuvaletlerin temizlenmesi, cenaze artıklarıyla ilgilenilmesi, hayvanların bakımı gibi işleri yapıyor olmaları. Bu nedenle “dokunulmayacak” kadar pis olarak görülüyorlar ve sıradan bir insan gibi bile karşılanmıyorlar. Bugün Hindistan’da 200 Milyon kadar Dalit yani Dokunulmaz varmış…

Diğer bir taraftan bu ölü yakma ritüeli için gerekli yaklaşık 400 kilogramlık sandal ağacı odunu oldukça pahalıymış. Dolayısıyla az önce anlattığım bu ritüelle yakılanlar hali vakti yerinde olanlar. Daha fakir olanların cenazeleri ise başka Ghatlar’daki Hindu geleneklerine pek de uygun olmayan fırınlarda yakılıyor. Ya da yakınları tarafından cesetleri öylece Ganga’ya bırakılıyor… Din Adamları, hamileyken ölmüş kadınlar ve 5 yaşından küçük çocukların da “günahsız” kabul edilip yakılma sürecinden muaf tutuldukları ve cenazelerinin Ganga’nın sularına öylece bırakıldığı düşünülürse nehrin yüzeyinde veya kıyıya vurmuş bir ceset görmek Varanasi’de çok doğal…

Bir de belirtmem gereken önemli bir not; cenaze yakma ritüelinin fotoğrafını çekmeniz kesinlikle yasak. Hindular, fotoğraf çekilmesinin, yanan kişinin ruhunun serbest kalmasına engel olacağına inandıklarından,  bu işi gizlice ya da devasa tele objektiflerle uzaklardan bile olsa yapmamak en doğrusu. 

En bilinen Cenaze yakma alanlarından Manicarnica Ghat

Birazdan yaklaşık 400 kg'lık Sandal Ağacı odununun üzerine yerleştirilip
yakılacak Cenaze

Varanasi'de Ganga sularında böyle bir manzara ile karşılaşmak çok doğal...

Cenaze yakmak için gerekli malzemelerin satıldığı bir tezgah

Yanık insan eti kokusu Ganga’nın kendine özgü pek de hoş olmayan kokusuna karışır, Dokunulmazlar henüz dumanı tütmekte olan kül ve insan bedeni artığı yığını küreklerle Ganga’ya savururken krematoryum olarak çalışan Ghat’dan uzaklaşıyoruz. 

Artık gün iyice aydınlandı. İlk bindiğimiz teknedeki genç kaptanımız tek başına kürek çekmekten yorulduğundan motorlu daha büyük bir tekneye geçip turumuza devam ediyoruz. 

Ghat’larda Hindular Ganga’nın sularında günahlarından arınmak için yıkanıyorlar. Kimileri “arınma” ayinini bitirmiş basamaklar üzerinde meditasyon yapıyor. Kimileri ise gündelik yaşamlarına dönmüş bile; ya teknesiyle turist teknelerine yanaşıp bir şeyler satma derdinde ya da Ganga'nın sularında çamaşır yıkıyor…

Hindular ne olursa olsun kutsal Ganga’nın kirlenmeyeceğine inandıklarından bu konuda herhangi bir önlem alınmamış. Yıllarca kanalizasyon ve fabrika atıklarıyla nehrin suları kirletilmiş. Ayrıca doğrudan Ganga’ya atılan cesetler ve yakılmış ceset artıkları da düşünülürse Ganga günümüzde dünyanın en kirli nehirlerinden biri. Buna rağmen her sabah binlerce insan “arınmak” için bu kirli sularda yıkanıyor hatta nehrin suyundan içiyorlar. Şehir halkı kutsal kabul ettikleri bu kirli suları gündelik işlerinde de kullanıyorlar, çamaşırlarını bu sularda yıkıyorlar. Cehalet mi yoksa İnanç mı bir şey söylemek zor. İnsan tüm bunları gördükten sonra; şimdiye kadar tüm Hindu ırkı, çoktan kolera veya benzeri bir salgın hastalıktan ölmüş olmalıydı diye düşünüyor ister istemez. Fakat binlercesi karşımda ve yine Ganga’nın sularında “arınıyorlar”… Ya gerçekten inandıkları gibi Ganga kutsal ve asla kirletilemez ya da nehir sularındaki mikroplara karşı bir şekilde bağışıklık geliştirmişler.

Sabahın erken saatlerinde Ganga'da arınan Hindular

Ghat'lardan

Ghat'lardan bir kare daha

Günahlarından arınabilmek için her sabah Ganga'ya girenler

Arınma

Ganga'nın suyunu içebilecek kadar inançlı bir Hindu

Ve Ganga'nın sularında çamaşır yıkamak...

O sabah Varanasi’de sadece 3-4 saat içerisinde gördüklerim insanı fazlasıyla şaşırtacak şeylerdi. Yaşadığımız bildiğimiz dünyadan farklıydı. Sanki bu dünyaya ait olmayan görüntülerdi. Hala hafızamdaki o görüntüler sayesinde içimdeki “Bir gün mutlaka Varanasi’ye yeniden gitmeliyim” düşüncesi hep uyanık kalacak sanırım.

Ganga’daki tekne gezisi sonrası biraz şehrin dar sokaklarında dolaştıktan sonra bir süre Banaras Hindu Üniversitesi’nin kampüsünü turladık. Banaras Hindu Üniversitesi Asya’nın en büyük üniversitelerinden biriymiş ve adeta “git git bitmeyen” kampüsü 5 kilometrekareden büyükmüş. Hinduizm ve Budizm için bu denli önemli, adeta her köşesinde farklı bir dini ayinle karşılaştığınız bir şehirde Asya’nın en büyük ve önemli üniversitelerinden birinin yer alması ilginç geliyor bana.

Günün sonunda havalimanına doğru yol alırken, son 2 gündür gördüğüm inanılmaz manzaralar kafamdaydı. Hala da neredeyse tüm ayrıntılarıyla aklımdadırlar. Bu çok özel şehre mutlaka yeniden gelmeliyim...